BİR PLATFORMDUR DÜNYA

BİR PLATFORMDUR DÜNYA

Yemek hazır. En sevdiğin yemek ne? En sevdiğin yemeği yapacağız sana. İçinde küçük bir kıl parçası olursa, yemeği yapanı işten kovacağız. Süsleyeceğiz sonra. Göze hitap edecek. Öyle karın doyurmayacak sadece. İsteklerin neler? Hepsini sağlayacağız. Ve en üst kattan sana yollayacağız. Üst kattaki mahkumlar yaptığımız mükemmel yemeklerden geriye ne bırakırsa, bu senin hakkın olacak.

İnsanlar yedi, medeniyetsizce, yemek önlerine geldiği anda saldırdılar, yıllardır açlarmış gibi. Herkes sadece yedi, bıraktıklarıyla ilgilenmedi. “Bıraktıklarıyla” ilgilenmedi.

Üst kattakiler… İğrenerek izlediğimiz bu Platform filmindeki üst kattakiler kim? O iğrendiğimiz vicdansız insanlar kim? Önlerine gelen kusursuz yemekleri insan değilmiş gibi yiyen, o yemekleri yaparken verilen emeği değil, sadece karınlarını nasıl tıka basa doyurabileceklerini düşünen, kendi işleri bittikten sonra ise geriye kalan yemeği yemekten saymayıp, üstüne pisleyecek kadar iğrençleşen o varlıklar kim? Üst kattakiler… Bu soruların cevapları hiç tanıdık gelmedi değil mi? O halde biraz tanıdık olduklarını kanıtlayalım.

İnsanlar… Yaşamak için mücadele verdiğimiz şu küçücük dünyada insanlar kim? O tanımadığımız insanlar kim? Kazandıklarının hepsi kendi haklarıymış gibi yiyen, kazandıklarının hakkı olup olmadığını değil, sadece nasıl daha çok kazanabileceklerini düşünen, ihtiyaçlarını karşılasa bile istekleri için daha çok yiyen, aldıkça alıp artıklarını çöpe döken insanlar kim? Şimdi tanıdık geldi mi?

“Ben almasam onların karnı mı doyacak sanki?” düşüncesiyle ihtiyacımızdan daha çok aldığımız her besin, Platform’da hakkından fazla yediğini düşündüğümüz o mahkumların mantığıyla çürüyor! Eğer her aldığımız lokmada, her harcadığımız emekte yeteri kadar harcayıp harcamadığımızı düşünmüyorsak; üst kattaki mahkumların zihniyetinden ne farkımız var? Ya bizim tek farkımız o deliğe sahip olmamıza rağmen aşağı bakmamaksa? Ya sadece vicdanımızın yanlış olduğunu bize fısıldamasını istemediğimiz için görmek istemiyorsak? Ya biz her ay aynı kattaysak ve bu yüzden aşağıdakileri hiçbir zaman önemsemediysek? Bir dakika, en önemli ve en can alıcı soru: Kaç kat var?

Şimdi uzaklara dalmış ve kendinizle yüzleştiğiniz bu ruh halinizle, kafanızı deliğe doğru çevirin, aşağı bakın! Su akıyor; platformumuz bir dünya, kaçıncı kattayız bilmiyoruz, ama eğer su akıyorsa, emin olun üst katlardayızdır! Yemekler bitmiyor; aldığımız yemekler çöpe gidiyor, peki çöpe attığımız yemekler, mahkumların üstüne pislemesinden sonraki yemeklerden ne kadar farklı duruma düşüyor? Kıyafetlerimiz yetmiyor; onu önceki gün giymiştik, yenisini alalım, peki yenisini alırken harcadıklarımız, kime fayda sağlıyor? Bir dakika, ya biz alt kattayken üst kattakilere yemek göndermeye çalışıyorsak? Onlar bizim hakkımızı zaten yiyorken daha çok yesin diye, çabalıyorsak?

Bu ay uyandıklarında üst katlardaydılar. “Tanrı’ya inanıyor musun?” diye sordu yaşlı adama, “Bu ay inanıyorum.” diye cevap verdi. Bu ay… Önüne yemek gelecekti bu ay, sonra inanacaktı gönderene ve yine ne yapacaktı dersiniz? O alt kattayken üst kattakilerin yaptığını… Çok yiyecekti yine tıka basa, alt kattakiler ise yemek bulamayacaktı, sonra alt kattakiler inanmayacaktı Tanrı’ya, işe bakar mısınız? Ya biz de işte tam olarak bu çelişkideysek? Kazandığımızda hem inanıp hem harcıyorsak; kazanamadığımızda ise yokluk için Tanrı’yı suçluyorsak? Sadece önümüze gelen yemekleri değil, gerçekleri görmüyorsak? Peki ya biz de Tanrı’ya inanmadığımızda olduğumuz katı suçluyorsak?

O kız onların işareti olacaktı, en üst kattakiler o kızı gördüğünde aşağıda bir şeylerin yolunda gitmediğini anlayacaklardı. Tüm suç onlarındı, tüm ölen mahkumlar, insan eti yiyen canavarlar, açlıktan veya yanarak ölen cesetler… Bir saniye durup yazının başına dönmek istiyorum; hani her istedikleri yemeği yapan, her şey mükemmel olsun diye uğraşan şu aşçılar, hem de mahkumlar için… Şimdi onlar her şeyin suçlusu oldu! Peki gerçekten her şeyin suçlusu onlar mıydı? Yemeklere saldıran o yaratıkların bile mi?

Yaşadığımız dünya bir platform, hepimiz bir kattayız ve en kötüsü hangi katta olduğumuzu bilmiyoruz. Şimdi, “önemsiz” gördüğümüz her “lokma” bir insanın hayatını mahvedebiliyorken; akan su, dökülen yemek, savrulan para, harcanan yer, harcanan zaman, harcanan insanlar, harcamayı bilmediğimiz her şey; hepsi binlerce insanın hayatı! Hepsi milyonlarca insanın hakkıyken, biz medenice yiyoruz yemeklerimizi değil mi (!) medeni evlerde oturuyoruz (!) gerekli harcamalar yapıyoruz (!) alt kattaki herkesi düşünüyoruz ve sadece payımızı yiyoruz (!) Öyle mi? Sanıyorum değil; şimdi iğrenerek izlediğiniz bu film karakterlerinden hangisine uyuyoruz? Üst kattakiler mi, yoksa insan eti yiyenler mi?

Hadi şimdi alalım kahvemizi, balkondan gökleri delen mimarileri seyredelim. Neden mi, çünkü eğer aşağı bakarsak, deliği görürüz!

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir